
Yeryüzünde Bir Gün
O, yarı tanrı yarı insandı. Kanında tanrıların ışığı, kalbinde insanların kırılganlığı vardı. Ve sevdiği kadın öldüğünde, ilk kez hangi tarafa ait olduğunu anlamıştı: Ölümlülere.
Sevgilisinin bedeni toprağa karıştığında kendini tamamen kaybetmişti. Tanrılar kaybetmezdi. Ama o kaybetmişti. Bu yüzden ölümü seçti, insan tarafını öldürmeyi. Bilerek, isteyerek, geri dönüşü olmayan bir şekilde. İnsan yanını feda etmişti çünkü Hades'in ülkesine gitmenin başka bir yolu yoktu.
Yeraltı soğuktu ama asıl soğuk olan Hades’in sesiydi:
“Ölüler geri dönmez.”
O diz çöktü.
“Ben tanrıların kanından geliyorum. Hades’in gözleri meydan okuyan bir alevdi.
“Ne istiyorsun yarı tanrı? Ne demeye huzuruma çıktın?”
“Gücümü al, ışığımı al, adımı sil… Ama onu bana ver.”
Hades uzun süre sustu. Sonra gülümsedi. O gülümseme merhamet değildi; kozmik bir pazarlıktı.
“Sevgilini bir günlüğüne yaşayanların dünyasına göndereceğim.
Sessizlik ve umut…
“Ama… ama karşılığında tüm tanrısal gücünü burada bırakacaksın.
O bir an için bile tereddüt etmedi.
“Kabul ediyorum.”
Bu kolay olmuştu. Hades son şartı fısıldadı:
“Gün bitince onu bana geri getireceksin. Getirmezsen sevgilin toza dönüşür. Tanrısal güçlerin de tamamen benim olur. Bu da kabul mü?
Başını salladı. Sevgilisini tekrar görecekti.
*
Gözlerini açtığında, yanında onu gördü. Canlı. Sıcak. Gülümsüyordu. Sanki ölüm hiç yaşanmamış gibi. Bir an için Hades’i, şartları, zamanı… her şeyi unutuverdi.
Ormanı dolaştılar. Birlikte güldüler. Eskiden sevdikleri yerlere gittiler. Saçlarına rüzgar değdi. Ellerini tuttu. Kalbi yeniden atıyordu. Ama zaman… Zaman sessiz bir zalimdi. Güneş batmaya yaklaşırken hatırladı. Çok az zamanı kalmıştı. Kendisi için değil, aşkı için.
Panikle Zeus’un, tanrıların ve insanların babasının, tapınağına koştu.
“Lütfen! Ben tanrının oğluyum! Onu tekrar almasın, yardım et!”
Tapınak sessizdi. Zeus gelmedi. Onun yerine bir nymph çıktı. Gözleri merhamet doluydu ama sesi netti:
“Sen artık tanrı değilsin. Tanrısallığını Hades’e verdin. Zeus seninle konuşmaz.”
O diz çöktü.
“Çok az vaktimiz kaldı. Ne olur bir yol söyle. Onu tekrar kaybedemem. Bu olmaz.”
Nymph ona baktı ve acıdı:
“Onu götürmezsen sevgilin toz olacak. Sen zaten insan değilsin. Tanrısallığın elinden alındı.
Sen de hiçliğe karışacaksın.”
Sonra ekledi, çok yumuşak bir sesle:
“O zaman…
Umutlandı..
kalan zamanınızı neden burada harcıyorsunuz?”
Son saatlerini kaçışla, korkuyla, umut arayarak geçirmişlerdi. Oysa ellerinde tek bir gerçek vardı: Birlikte oldukları son saatler. İşte o zaman anladı. Her şey bir anda berraklaştı.
Tapınaktan çıktı, sevgilisine döndü. Deniz kenarına oturdular. Başını onun omzuna koydu.
“Korkuyor musun?” dedi sevgilisi.
“Hayır,” dedi yarı tanrı.
“İlk defa tamamen seninleyim. Ne tanrıyım, ne kahramanım. Sadece seviyorum.”
Güneş battı. Sevgilisinin bedeni yavaşça toza dönüştü. Önce saçları… sonra elleri… sonra kalbi. Uçuşarak. Altın gibi, yıldız tozu gibi.
Ve o…
Ne öldü. Ne yaşadı. Ne hatırlandı. Sadece varlıktan silindi. Hiçlik oldu.
Ama evrenin bir yerinde, zamanın ötesinde şu gerçek kaldı: Yeryüzünde tek bir gün buna değdi.







