
Ay Işığı Kafe (2. Bölüm)
Ölümsüz Söz
O gün de böyle yağıyordu. Bardaktan boşalırcasına… İncecik damlalar sokakları gümüş tellerle örmüş, Elif yağmura şemsiyesiz yakalanmıştı. Deniz hemen yakındaki dükkandan sarı bir şemsiye kapıvermişti. Koşarak ona doğru uzatmış, aynı şemsiyenin altına sığınmışlardı.
Sarı şemsiyenin altında yürürken Elif yağmurun telaşını değil, kalbinin çarpışını duymuştu. Bir köşede karşılarına çıkan eski taş duvarlı kafe —o zamanki adıyla Ay Işığı Kafe— onlara sığınacak bir yer vermişti. İçeri girdiklerinde kahve kokusu ve yağmurun kokusu birbirine karışmış, yeni doğmuş bir anı yaratmıştı.
İlk kez orada kahve içmişlerdi. Tarçınlı, sıcacık… Deniz eğilip onun kulağına fısıldamıştı:
“Ne olursa olsun, her yıl bu gün… burada buluşacağız.”
Ve onlar söz vermişlerdi. Ayrılsalar bile, yolları farklı yönlere savrulsa bile, her yıl yağmurun altında bu kafede buluşacaklardı.
Ama kader, anlaşmaların diliyle konuşmazdı. Çok kısa bir süre sonra Deniz ani bir kazada hayattan koparıldı. O günden sonra Elif’in zihninde koca bir boşluk açıldı. Hatıralar, acının ağırlığıyla karanlığa gömüldü. Sanki kalbi, kendini korumak için bir kısmını mühürlemişti.
Yıllar geçti. Elif bu günü hep yağmurla karşıladı ama içindeki bir boşluğu adlandıramadan. Oysa Deniz, Ay Işığı Kafe'nin loş ışığında, her yıl aynı gün onu beklemeye devam ediyordu. Artık bedeniyle değil ama yine de varlığıyla… Kahveye kattığı gizli baharatla, dudaklarının ucundaki eski gülümsemeyle, bir sır gibi.
Her yıl yalnızca bu günde, Elif kapıdan içeri girdiğinde zaman kırılıyor; hafızasının kilidi aralanıyor, kalbi unuttuğunu sandığı o eski sözü hatırlıyordu. Ve her seferinde Deniz ona fısıldıyordu:
“Ben buradayım. Her yağmurda, seni yeniden bulmak için…”
Elif gözlerinden yaşlar süzülürken masanın üzerinde duran fincanı titreyen elleriyle kavradı. Yıllar sonra yeniden hatırlıyordu; sarı şemsiye, ilk kahve, o ölümsüz söz.
Ve artık biliyordu: Bu aşk, bir tek yağmurun altında, bu kafenin kalbinde var oluyordu.








