
Son Mektup (1. Bölüm)
Pelin kendisine miras kalan evi ilk kez gördüğünde, kapının gıcırtısı bile onu tanıyormuş gibi geldi.
Evin duvarları eskimişti ama yorgun değildi; sanki yıllardır onu bekliyordu. Bahçede yürürken gözleri, arka tarafta yarı saklanmış küçük bir kulübeye takıldı. Çatısı çökmüş, kapısı aralıktı. Merakı ağır bastı.
Kulübenin içi, tozun ve sessizliğin arasından fısıldayan renklerle doluydu. Kurumuş fırçalar, çatlamış boyalar, yarısı bitmiş tuvaller… Pelin’in kalbi hafifçe sıkıştı.
“Resim yaptığımı nereden biliyorlardı?” diye düşündü.
Bu evde onunla ilgili bir şey vardı. Henüz bilmediği bir şey.
Kulübenin köşesinde, zamanın kararttığı ahşap bir kutu buldu. Kapağını kaldırdığında içinden mektuplar döküldü. İnce, eski kağıtlar… Her biri titizlikle yazılmış, her biri aynı isme sesleniyordu.
Bir erkeğin, giden bir kadına yazdığı mektuplardı bunlar. Özlemle, sabırla, sanki yazmak tek nefes alma biçimiymiş gibi…
Pelin mektupları okudukça, gözleri doldu. Bu adam sevmişti. Derinden. Sessizce. Vazgeçmeden. Son mektubun sonunda bir isim vardı: Ayhan. Tarihler… 1940’lar.
Pelin mektupları kapattığında kalbinden tek bir cümle geçti:
“Keşke seni tanıyabilseydim.”
Kulübeden çıktığında, hava değişmişti. Bahçeye baktı… Artık her şey yeniydi. Çiçekler canlı, çitler sağlam, ev… Ev parlıyordu. Kalbi hızla atmaya başladı.
Kapıdan içeri girdi. Eşyalar eskimiş değildi. Perdeler temiz, masa cilalıydı. Burası onun gördüğü ev değildi. Ve tam o anda…
“Kimsiniz?”
Ses, arkasından geldi.
Pelin döndü. Karşısında, eski usul giyimli bir adam duruyordu. Bakışları şaşkın ama sert değildi.
“Ben Pelin,” dedi. “Bu ev benim. Asıl siz… siz burada ne arıyorsunuz?”
Adam kaşlarını çattı.
“Ne demek sizin eviniz? Burası benim evim.”
Bir anlık sessizlik…
Sonra adam ekledi:
“Ben Ayhan.”
Pelin’in içinden bir şey koptu.
Mektuplar. Kulübe. O adam…
Hepsi tek bir noktada birleşti.
O an anladı. Yanlış zamanda olduğunu.
Kulübeye gittiğini, oradan çıktığını söyledi. Geri dönmek için bahçeye yöneldi. Ama Ayhan başını salladı.
“Burada hiç kulübe olmadı,” dedi.
Gerçekten de… kulübe yoktu. Sanki hiç var olmamıştı.
İkisi de birbirine uzun uzun baktı. Ne olduğunu anlayamadan, tanıdık bir hisle. İlk görüşte aşk değildi bu. Ama ilk görüşte ait olma hissiydi.
*
Günler geçtikçe Pelin geri dönmeyi unuttu. Ayhan’la yürüdü, konuştu, güldü. Ve yavaş yavaş, fark etmeden, aşık oldu.
Bir gün…
Ayhan ona bir sürpriz yapana kadar.
“Senin için bir yer yaptırıyorum,” dedi. “Resim yapabileceğin küçük bir kulübe.”
Pelin’in eli titredi.
Kulübe.
Mektuplar.
Zaman.
Bir anlığına her şey geri geldi.








